Osmanlı Tarihiyle İlgili Bibliyografya

20/12/2009 | Kategori : Sozluk

Taberi:

Asıl adı Mehmed’dir. İlk Büyük İslam tarihçisi olan Taberi eserini yazmadan evvel bir kaynaktan istifade etmiştir. Ayrıca doğruluğuna kanaat getirdiği rivayetleri de almıştır. Eserinin adı Peygamberler ve Hükümdarlardır. Verdiği bilgilerin doğruluğu sebebi ile kendinden sonraki bir çok tarihçi tarafından eseri kaynak olmuştur. Arapça olan eseri 1879–1901 yıllarında basılmıştır. Eserin en kıymetli yayını budur.

Eserde verilen bilgilerin önemliliği sebebi ile Taberi’den sonra bir çok tarihçi esere zeyl ler yapmıştır. Böylece eser 11. yüzyıla kadar gelmiştir.963 yılında eser Tercüme-i Taberi adı ile Farça’ya çevrilmiştir. Eserin Halifeler bölümü de İngilizceye tercüme edilmiştir. Gedik Ahmet paşa zamanında Türkçeye tercüme edilen eser Osmanlılar zamanında bir çok defa yayınlanmıştır. Eser Latin harfleri ile günümüzde 3 cilt halinde MEB tarafından nerş edilmşitir.

İdris-i Bitlisi

Akkoyunlulardan Yakub bey’in kâtibi iken Yakub Bey adına yazdığı bir zafername münasebeti ile II. Beyazid’in ilgisini çekmiş ve İstanbul’a davet edilmiştir.1502 yılına İstanbul’a yerleşen İdris-i Bitlisi’ye II. Beyazid bir Osmanlı Tarihi yazma görevi vermiştir. Herş Bihişt adı ile kaleme aldığı eserini Osmanlıların kuruluşundan 1503’e kadar ki dönemi kapsar. Eseri İran tarihçilerini metod alarak sanatlı bir üslüp ile ve Farsça olarak yazmıştır. Yaklaşık 8 bin beyitten oluşan ksideler ve rubailer ile eseri süslemiştir. Dili çok ağır olmasına rağmen Osmanlı tarihinde yeni bir çığır açmış ve Hoca Saadettin ile Gelibolulu Ali ilk takipçileri olmuşlardır. Eserde İranlılara fazla müsamaha gösterilmesi münasebeti ile Osmanlı Saray muhitinde tenkid edilmiş hatta bu sebeple Bitlisi’ye vaad edilen meblağ ödenmemiştir.

İdris-i bitlisi Eserini 2 defa kaleme almıştır.

I. Mahmud’un emri ile 1733-34 Vanlı Abdulbaki Sadi efendi tarafından biraz kısaltılarak 2 cilt halinde Türkçeye tercüme edilmiştir..

Şükrü Akkaya 1931 yılında doktora tezi olarak eseri Türçeye çevirmiştir. İdris-i bitlisi eserinde kaynak göstermeyip bazılarını ima eder. Günümüze ulaşmayan bazı tarih kaynaklarının yanı sıra Nevi, Ruhi, Turun bey’i kaynak olarak kullanmıştır. Bitlisinin Orta ve doğu anadoluya dair verdiği bilgiler orjinaldır. Ayrıca Osmanlı saray ve hükümetini ayrı bir başlık altında inceleyen ilk tarihçidir.

Bitlisinin Yavus Sultan Selim’in hayatını anlattığı Selimname adlı bir eseri daha vardır.

Tursun Bey

İstanbul’un Fethinde bulunmuş fetihten sonra İstanbul mukataasının yazılması işini titizlikle yapması münasebeti ile padişahîn ilgisini çekmiş ve bu tarihten sonra padişahın mahiyetinde bulunmuştur. Fatih ve Mahmut paşa ile bazı seferlere katılmış sefere katılmadığı zamanlarda defterdarlık görevinde bulunmuştur.

II. Beyazid döneminde emekliye ayrılmış ve bu sırada 1490–95 Tarih-i Ebul Feth adlı eserine kaleme almıştır. Eseri Fatih devlerinde elde ettiği nimetlere şükran borcunu ödemek için kaleme almıştır. Eserin yazılış sebebini belirtiği önsözden sonra saltanat müessesinden ve padişahların sahip olması gereken ahlaki vasıflardan bahseden bir giriş bölümü yazmıştır. Asıl tarih bölümüne geçmeden önce II Murat’ın tahtı oğluna terk edişi ve tekrar tahta çıkışı olayı ile II Beyazid döneminin ilk 7 yılını yazmıştır. Daha sonra Fatih dönemini ve 1490 yılına kadar ki II. Beyazid devrini canlı örneklerle tasfir etmiştir.Diğer kaynaklarda bulunmayan bir çok önemli bilgiyi ihtiva eden eserde coğrafi tasfirlerde yapmıştır.Eserinde tecrübelerinin ve bizzat içinde bulunduğu olayları aktarmış, şahit olmadıklarını yazmaktan kaçınmıştır.Başarısızlıkları yazmaya gönlü razı olmamıştır.

Bu eser ibn-i kemalim 7. defterinin kaynaklarındandır. Eserim 3 defa yayını yapılmıştır.1. yayını TOEM tarafından yapılmış 2. yayını Mertol tulum tarafından 1977 yılında yapılmıştır.3. yayını amerikada Ayasofya kütüphanesindeki kopyasının tıpkıbasımıdır. Bu yayına Halil inalcık ön söz yazmıştır.
 
İbnü’l Esir

Ortaçağ’ın en büyük tarihçisi olan Esir’in asıl adı izzettin olup Cizrelidir.Taberiden bazı üstün yönleri bulunan esir olayların karşılaştırılmasında hakem rolü üstlenmiştir.El Kamil Fi’t Tarih adlı eserinde mübalağa ve hissi yön yoktur.Klasik bir üslüp ile yazılmış olan eseri 1230 yılına kadar gelmektedir.Eserin başında taberinin özeti bulunmaktadır.Taberiden sonra istifade ettiği kaynaklar günümüze ulaşmadığı için Eser 1. elden kaynak sayılmaktadır.Orjinal olan bu eser kendinden sonra gelen tarihçilere tarafından da kaynak olarak kullanılmıştır.1851-1876 yılları arasında Lieden ‘de 13 cilt halinde yayınlanmıştır.Mısırda da birkaç defa yayınlanan eser Türkiyyede bahar yayın evi tarafından Türkçeye Tercüme edilerek basılmıştır.
Joseph Von Hammer.

Avusturyalı olup 10 ciltlik bir Osmanlı Tarihi yazmıştır.Osmanlı devletinin kuruluşundan 1774 yılına kadar gelen eser 1827-1834 yıllarında yayınlanmıştır.Hammerin sağlığında Fransızcaya tercüme edilen eseri 1911 yılında Mehmet Atabey Türkçeye tercüme etmeye ve basmaya başlamış bu basım ancak 1947 yılında tamamlanmıştır.Eseri kaleme alırken Avrupa arşivlerinden yararlanması esere önem katmıştır.Avrupa kaynaklarının yanında dönemim Osmanlı kaynaklarında da istifade etmiştir.Eserde şahsi görüşleri yer almakla beraber eser Osmanlı siyasi tarihi açısından önemini korumaktadır.
Osmanlı Şiir Tarihi, teşkilatı, Altın ordu ve Kırım tarihi ile ilgili eserlerinin yanında Türkiyede Tercümanlık yaparkenki gezilerinde kaleme almış oldukları de kitaplar haline basılmıştır…
 
Aşıkpaşazade

II. Murat ile birlikte seferlere katılmış hacca gitmiş İstanbul’un fethinde bulunmuş 1478’de İşkodra seferine katılmıştır.Tevarih-i Ali Osman adı ile Osmanlı tarihi kitabı kaleme almıştır.Orhan gazinin imamı yahşi fakih’in evinde kalmış Yıldırım Beyazid devri sonlarına kadar ki kısmı burada bulduğu bir vekainameden yazmıştır.1420 yılına kadar ki bölümü anonim eserlerden yazmıştır.1420 tarihinden sonra yazdıkları kendi bilgi ve gözlemlerine dayandığı için önemlidir.Ancak eser muhteva ve dil bakımından anonimlerle benzeşmektedir.Eserde manzum kısımlar çok acemicedir ve büyük bir kısmı Ahmedinin eserinden alınmadır.
Eser ilk olarak 1914 yılında tarafından yayınlanmıştır.
1929 yılında Giese leipzide eseri yayınlamıştır.
Nihal Atsız Osmanlı Tarihleri serisi içerisinde eseri yayınlamıştır.Eserin ilk ciddi yayını budur.
 
İbn. Haldun


İslam tarihinin ilmi, fikri, dini bakımdan en büyük müteneffirlerindendir. Sosyolojinin kurucusu olup diplomatlık ve devlet adamlığı görevinde bulunmuştur.Tarih, Felsefe, Mantık, Edebiyat üzerine eserleri vardır.Tarihçileri ilgilendiren tarih ile ilgili eserleri ve Tarih felsefesi ile ilgili olanlardır.Tarih ile ilgili eseri Ünvanü’l iber’dir.3 kısımdan oluşan bu eserin 1. kısımı ile Haldun şöhreti yakalamıştır.Mukaddeme adındaki bu 1. bölümde bilgi, tevriye istilaların sebepler decvletlerin yükseliş ve çöküş nedenleri gibi çeşitli konuşlar üzerinde durmuştur.Düşüncesine açıklarken çeşitli tarihi vesikalar ortaya koymuştur.Teorisini deliller ve olaylar ile güçlendirmeye çalışmıştır.
2. bölümde Araplar ve Araplar ile komşu olan devletlerin tarihlerinden bahs etmektedir.
3. bölümde berberiler ve kuzey afrikada hüküm sürmüş Müslüman devletlerin tarihlerinden bahsetmektedir.Eserin en orijinal kısmı bu bölümdür.Çünkü Haldun zamanına kadar berberiler hakkında herhangibir eser kaleme alınmamıştır.

Haldundan ilk istifade eden Türk alimler olmuştur.Batılı olarak ilk istifade eden ise Hammerdir.Hammer istanbulda bulunduğu süre zarfında hammer hakkında derlediği bilgileri 1822 yılında viyanada makale şeklinde yayınlamıştır.Mukaddime bir çok dile çevrilmiştir.18. asırda pirizade tarafından bir kısmı Türkçeye tercüme edilmiştir.19 asırda kalan kısımları Cevdet ve Suphi paşalar Türkçeye aktarmıştır.Zakir Kadir Ugan tarafından 1954 yılında Türkçeye tercüme edilmiş 3 cild halinde meb’ce yayınlanmıştır.Süleyman Uludağ tarafından da 1984 yılında tercüme edilerek 2 cild halinde yayınlanmıştır..
 
Ahmet Resmi Efendi – Halifetül Rüeasa:
Osmanlı devletinde görev yapan (1747) reisül küttabların hayatlarının anlatıkldığı bu eser 1853 yılında basılmıştır.1993 yılında Mücteba ilgirel tarafından giriş ve index ilave edilerek tıpkıbasım yolu ile tekrar neşr edilmiştir.
Resmi efendim Darussade ağalarının hayatlarını anlattığı, Haniletü’l kübera adlı bir eseri daha vardır.Bu eser Ahmet nezihi Turan tarafından 2000 yılında günümüzceye çevrilerek yayınlanmıştır.
 
Taşköprüzade isamüddin Ahmed Efendi – Şakayık-ı Numaniye fi Ulema-i Devlet-i Osmaniye:

Taşköprülü pek çok alim yetiştiren bir aileye mensuptur. Kadılık ve müderrislik görevinde bulunan Ahmed efendi, son olarak bursa ve istabbul kadılıklarında bulunmuştur. Gözlerinin kör olması üzerine emekliye ayrılmış, ve çok önemli eserini bu dönemde yazmıştır. Tarihçileri ilgilendiren en önemli eseri, Şakayık-ı numaniyedir.Bu eser 10 tabakadan oluşmaktadadır.Yani her padişah dönemine 1 tabaka ayırarak Osman gazi döneminden kanuniye kadar yaşamış olan şair ve şeyhlerin hayat hikayeleri bu eserde yer almaktadır.
Arapça olan bu eser, Ahmet Suphi Furat tarafından edisyon kritik yolu ile 1984 yılında yayınlanmıştır.
Bu eser ilim çevrelerinin dikkatini çekmiş, pek çok kişi tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.Bu tercümeler içerisinden en meşhuru Edirneli Mahmud Mecdi efendinin tercümesidir.Mecdi tercüme ederken esere bazı ilaveler ve değişiklikler yapmıştır.
Mecdinin tercümesi, bu esere daha sonra yapılan zeyllere model olmuştur.
Mecdinin tercümesi Hadaik’ş Şakaik adını taşımakta olup 1853 yılında yayınlanmıştır.17. asr’da Nevizade Atâi Hadaik’l hakayık adı ile bir zeyl yapmıştır.Bu zeyl 1852 yılında yayımlanmıştır.
Atainin zeyline şeyhi Mehmed Efendi Mekayi-i fudala adlı bir eser zeyl yapmıştır. Şeyhinin zeyline Fındıklılı ismet efendi Tekmiletü’ş şakaşk adı ile bir zeyl yapmıştır.
Mecdinin tercümesi, Atai, şeyhi ve fındıklılık ismet efendinin zeylleri abdulkadir Özcan tarafından index ilave edilerek tıpkıbasım şeklinde 1989 yılında 5 cild olarak basılmıştır.

Sadık albayrak tarafından kaleme alınan son devir Osmanlı uleması adlı 5 cildlik eser’de Şakaik zeylleri arasıbda sayılabilir.
 
İbnü’l Nedim Kitabü’l Fihrist

Miladi 987 yılında yazılan bu eser, İslam dünyasında bibliyografik eserler türünün ilkidir.Zamanla kaybolmuş pek çok eserin adı, Konusu ve yazar hakkındaki bilgiler bu eser sayesinde günümüze ulaşabilmiştir.
Eser Makale adı taşıyan 10 bölümden meydana gelmektedir.Tarihçiler ve eserleri kitabın 3. bölümünde yer almaktadır.
Eserin bilimsel yayınına 1850 yılında Gustav Flügel tarafından başlanmış onun ölümüyle meslektaşları j. Roadziger, A.Mueller tarafından eksikleri tamamlanarak 1871-72 yıllarında leipzig’de nerş edilmiştir.
 
Katip Çelebi Keşfu’z zunûn
Tam anlamıyla bibliyografik bir eserdir.Katip çelebi islamın tevellüdünden kendi zamanına kadar (17.yy.) yazılmış eserlerin yazarlarından ve içeriklerinden bahsetmektedir.Eserde 10 bin yazar ve 15 bin eser yer alır.Osmanlı Müeelifleri yanında Arap yazarlarında bahsedilmesi Esere genel bir bibliyografik eser hüviyeti katmıştır.

Gustav Flugel tarafından Latinceye tercüme edilmiş 1853-1858 yıllarından liepzig’de 7 Cilt olarak yayınlanmıştır. Türkiyede ise Şerafettin yaltkaya ve Kilisli Rıfat Bilge tarafından 1941-43 yıllarında MEB yayınları arasında 2 cilt olarak basılmıştır.

Keşfu’z zûnun kendinden sonra gelen yazarlarca encok zeyl’i yapılan eserlerdendir. Hanifzade Ahmet tarihinin zeyl’i olan Asar-ı Nev Gustav Fülügel tarafından latinceey tercüme edilerek yayınlanmıştır.

En önemli zeyllerden birisi olan Bağdatlı ismail’in zeyl’i MEB tarafından yayınlanmıştır.
 
Enver Koray Türkiye Tarih Yayınları Bibliyografyası:
1729-1984 yılları arasında Türkiyede yayınmanmış eserler (kitap ve makale) bu kitapta yer almaktadır.4 cilt olan bu eserin yayınına 1955 yılında başlanmış ve 1987 yılında tamamlanmıştır.Tarihle ilgili olmayan eserlerde yer verilmiş olmakla berber tarih araştırmacısı için vazgeçilmez bibliyografya eserlerindendir.
 
ranz Babinger Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri
Eserin Almancası 1977 yılında yayımlanmıştır.1982 yılında coşkun üçok tarafından Türkçeye tercüme edilere kültür bakanlığı tarafından nerş edilmiştir.1992 yılında tıpkıbasım yoluyla tekrar nerş edilmiştir.
Osmanlı tarih ile ilgili eser yazmış tarihçilerin hayatı hakkında bilgiden sonra eserleri tanıtılmaktadır. Eserlerin hangi kütüphanede olduğunu vermesi bakımından önemlidir.
 
Bursalı Mehmet Tahir-Osmanlı Müellifleri:

Osmanlı Döneminde yetişen ve eser kaleme almış olan, Tarihçi, Coğrafyacı, Matematikçi, Şair ve tabiblerin hayatları ve eserleri hakkında bilgi veren bu eser 3 cilddir. Tarihçiler eserin 3. cildinde yer almaktadır.ilk basımı 1915-1925 yıllarında tamamlanan bu eser 1971 yılında Almanyada tıpkıbasım yolu ile tekrar neşr edilmiştir.
2000 yılında 3 cildi bir arada olmak üzere tekrar tıpkıbasımı yapılmıştır.
Ahmet Remzi Akyürek tarafından eser ve yazar index’i hazırlanmış olup ayrı bir kitap halinde yayınlanmıitır.
 
Osmanzade Taib- Hadikatül vüzerâ :

Osmanlı veziriazamlarının hayatlarını ele alan bu eser, ilk veziriazam olan Orhan gazinin kardeşi Alaaddin paşadan 18 asrın başında görev yapan sadrıazam rami Mehmed paşa’ya kadar gelir. Daha sonra esere yapılan zeyl ile Alemdar Mustafa Paşaya kadar gelmiştir.Bu kısım (h) 1206 yılında yayınlanmıştır.
Bir başka zeyl olan Ahmet Rıfat’ın Verdü’ül hadaik adlı eseri Yusuf Kamil paşaya kadar olan sadrazamanları içerir. Bu zeyl (h) 1208 yılında İstanbul’da basılmıştır. Daha sonra bu eser 1969–1970 yıllarında Freiburg’da tıpkıbasım olarak yeniden basılmıştır.
İbn’ül emin Mahmut Kemal İnal Tarafından yazılan Osmanlı devletinde sadrazamanlar, Mehmet Zeki Pakalın tarafından kaleme alınan Son Sadrıazamlar ve başvekiller eserlerinde vezirlerin biyografileri tamamlanmaya çalışılmıştır.
 
Müstakimzade Süleyman Saadetti- Devhatul Meşayıh:

Osmanlı devletinde şeyhulislamlık makamında bulunan kişilerin hayatlarının anlatıldığı bu eser 1978 yılında Ziya Kazıcı tarafından tıpkı basım yolu ile yayınlanmıştır.Esere çeşitli Zeyler yapılarak 100’den fazla şeyhulislam hayatı kayd edilmiştir.
 
 
Behiştî Ahmed Sinan Çelebi
— Ö.917/1511–12[?]—


Sultan II. Beyazid devri devlet adamı ve şairlerinden olup Behişti mahlası ile şiir yazdığı bilinen 4 şairden biridir.

Doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemesine rağmen V.L. Ménage 1466–67 (H–871) olduğunu kaydetmektedir. Kaynakların çoğu asıl adının Sinan olduğunu belirtmekteyse de, II. Beyazid devrine ait bir in’âmat defterinde, ayrıca Sehi Bey ve Riyaziye göre asıl adı Ahmed’dir. Bazı kaynaklar babasının, İstanbul’un fethinden sonra gösterdiği yararlılıktan dolayı, Fatih tarafından İstanbul subaşılığına getirilen Karıştıran Süleyman Bey olduğunu ifade ederken, Bursalı Mehmet Tahir babasının Tursun Bey’in kayınbiraderi olduğunu yazmaktadır. Bir kısım kaynaklar ise babasının Çorlu yakınlarındaki karıştıran köyünden olduğunu,Yönetim bölünmesinin bu günkü durumuna bakılarak Lüleburgazlı sayıldığını ileri sürmektedir. Ancak bu husus isim benzerliğinden veya Behiştî’nin, tarihinde babasından bahsederken, onun Vize beyliği yaptığını bahsetmesinden kaynaklanmaktadır. Aslında karıştıran bir lakap veya aile ismidir.

Behiştî ilk öğretimini Edirne’de yaptı. Küçük yaşta babasını kaybetmesi münasebeti ile saraya intisab ederek II. Beyazid tarafından yetiştirildi.Sonra da sancak beyliğine tayin edildi. Önemsiz bir meseleden dolayı saray ile arası açılıp, Sehi Bey’în bildirdiğine göre Herat’a Hüseyin Bayrakara’nın yanına kaçtı. Orada Ali Şîr Nevâvi ve Molla Cami ile tanışıp sohbetlerinde bulundu.

Bir müddet sonra Hüseyin Baykara’nın Behiştî’nin affedilmesi için bir elçi ve beraberinde çeşitli hediyeler göndermesi, bazı şair ve âlimlerinde mektuplar yollayarak, II. Beyazid nezdinde yaptığı teşebbüsler sonuç verdi. Kendisinin de Sultan’a takdim ettiği “Kerem” redifli kasidesinin tesiri ile affedildi. Mansıbı geri verilerek liva amirliğine kadar yükseldi.

Behiştî Çelebinin vefat tarihi ihtilaflı olsa da adı geçen in’âmat defterinde Behiştîye 1503 (h–909) de padişah tarafından inâmda bulunulduğu bildirilmektedir. Dolayısı ile bu zamandan önce verilen vefat tarihleri doğru olmasa gerektir. Franz Babinger vefatını 1520, hakkında ansiklopedik bir madde yazan Hasan Aksoy ise 1511–12 olarak vermiştir. Ménage onun tarihini, II. Beyazid devri sonlarında tamamladığını belirterek, muhtemelen 1512’de vefat ettiğini ileri sürmektedir. Ancak hemen hemen bütün kaynaklar XVI. asrın başlarında vefat ettiğinde birleşmektedir. İstanbul Kütüphaneleri Türkçe hamseler katalogunda, vefat tarihi olarak gösterilen 1569 (h–977) ise doğru değildir.

Behiştî tezkirelerinin hemen hemen ittifakla bildirdiklerine göre, muhtemelen Ali Şîr Nevâi’den ilham alarak, divân edebiyatında ilk olarak hamse tertip eden şairdir. Nazire mecmuasına alınan gazelleri, şairlikteki ustalığını ve şiirlerinin kalitesini gösterecek vasıftadır. Bazı gazellerinde Çağatay ve Azeri lehçesine has bir takım söyleyişlere de yer vermiştir. Ali Şîr Nevâi ve Hüseyin Baykara ile temaslarda bulunduğundan, Herat ve civarındaki ilmi ve edebi çevrelerden istifade etmiş, bu durum İstanbul’a geldikten sonra kaleme aldığı eserlerine de ask etmiştir.

Eserleri;

Divan Edebiyatındaki ilk hamseyi düzenleyen Behiştînin hamsesinde yer aldığı belirtilen mesneviler şunlardır. Vâmuk u Azra, Yûsuf ve Züleyha, Hüsn ü Nigar, Süheyl ü Nevbahar, Leyla vü Mecnûn. Bunlardan yalnız bu gün Leyla vü Mecnun elde mevcuttur. Behiştî bu eseri İstanbul’da tamamlamış ve eski itibarını elde etmek gayesi ile II. Beyazid’e takdim etmiştir.22 bölümden meydana gelen mesnevisi 1195 beyittir. Bir nüshası İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde mevcuttur.(Ty.nr. 5591) Sehi Bey’in tezkiresinde Farsça Hamse-i nizamiyi de tercüme ettiği yazılıdır.Ancak bu gün böyle bir eser mevcut değildir. Bazı kaynaklarda “ bu Behiştî’nin kendi hamsesi olmalıdır “ denilmektedir.

Tarih-i Bihişti veya Tevârih-i Âli Osman adı ile anılan Osmanoğlulları tarihi, Behiştî’nin bir diğer eseridir.1389–1502 arasını manzum olarak anlatan, Osman gaziden başlayarak II. Beyazid’e kadar gelen padişahların, tek tek ele alındığı eser, sekiz bölümden müteşekkildir. Eserin ilk 3 bölümü ile sondaki bölümü eksiktir.Bunlardan II. Beyazid’e ayrılan bölümde, padişah ile Cem Sultan arasındaki mücadele ele alınmakta ve daha sonra II. Beyazid devrinin diğer olayları anlatılmaktadır. Eserin “ Muharebe-i Beyazid ve Şehzade Cem“ adını taşıyan bölümü Babinger tarafına ayrı bir eser olarak kabul edilmiştir. Eserin bu bölümü (Veka-i nâme-i Behiştî ) adı ile Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi (Revan. nr. 1270 ) ile British museum’da (Add 7869) bulunmaktadır. Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi’nde [C.III s142] A. Moser tarafından Chronik ( Tarih-i Behiştî ) adı ile yayımlandığı hakkında bir not görülmektedir.

Behiştî tarihini Neşri’nin eserini esas alarak meydana getirmiştir. Tarihçiler Behiştî’nin eserinin, Neşrî tarihinin edebi bir üslupla kaleme alınmış şekli olduğunda birleşmektedir. Ménage ise İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişt’ini takib ettiği ve o derece önemli bir kaynak olmadığını belirtir. Eserin II. Mehmed’in vefatına kadar olan kısmı üzerinde Kazım Dilcimen tarafından bir mezuniyet tezi hazırlanmıştır.

Bunların dışında Behiştî’nin bir divanından bahis edilmekte ise de, eser bu güne kadar ele geçmiş değildir..
Yazının Devamını Oku...

Kalıcı Bağlantı | Yorum (0) | Yorum yaz


İkiz Doğumlar

20/12/2009 | Kategori : Osmanli Sultanlari

Hakikaten ikiz kardeşler var mıydı Osmanlı hanedanında? Varsa kimlerdi? Bu ikizlerden herhangi biri padişah olmuş muydu? Genel tarihler tabii bu tür entipüften meselelere ehemmiyet vermezler, bu yüzden onlarda boşuna aramayın hanedan ikizlerini. Ya vakanüvislerin satır aralarından cımbızlayacaksınızdır onları ya da Osmanlı hanedanı üzerine yazılan eserlerden. A.D. Alderson`un `Osmanlı Hanedanının Yapısı` adıyla Türkçeye çevrilen kitabında ikizlerle ilgili bir tablo bulunuyor. Buna göre, Osmanlı hanedanında kesin ikiz doğum sayısı 10`dur. İki de şüpheli durum var. Şimdi bunları tarih sırasıyla inceleyelim. Fakat daha önce bir hususa dikkat çekmek istiyorum. İkiz doğumların ikisi hariç tamamı kış aylarında meydana gelmiş, çoğu da kısa bir süre sonra -belki de kış şartları yüzünden- vefatla sonuçlanmıştır. Bir de 650 yıl boyunca hiç üçüz, dördüz, beşiz... vakasına rastlanmayışı ilginçtir. Ayrıca 10 ikiz doğumdan 3`ünün III. Ahmed`den, 2`sinin de Abdülmecid`den olması, genetikçileri ilgilendirecek bir husus olsa gerektir.
DÖL BEREKETLİ III. MURAD İlk ikiz vak`ası, Şubat 1585`te gerçekleşmiş (daha önce varsa da kayıtlar tam tutulmadığı için bilinmiyor). Bu tarihte döl bereketiyle tanınan III. Murad`ın Cihangir ve Süleyman adlı iki şehzadesi doğmuş. Ancak her ikisinin de yaşlarını doldurmadan vefat ettiklerini biliyoruz. (Yalnız bu ikiz vakası kesin değil; aynı yıl farklı zamanlarda doğmuş olmaları da muhtemel.) İkinci vaka veya ilk kesin ikiz doğumu, 7 Ekim 1692`ye rastlıyor. Bu tarihte II. Ahmed`in Rabia Sultan`dan ikiz çocukları dünyaya geliyor. Adları İbrahim ve Selim. Ancak Selim 8 aylıkken, İbrahim de 23 yaşındayken vefat ediyor. II. Mustafa`nın eşi Hafise Sultan`ın yaptığı doğumda yine iki oğlan çocuğu doğuyor. Ne var ki, Ahmed ve Murad isimleri konulan şehzadelerden birincisi sadece 6 ay, ikincisi ise 10 ay yaşıyor. Bundan sonra III. Ahmed`in 3 ikizi var sırada: Ümmügülsüm ve Zeyneb (birincisi 25 yaşında, ikincisi 11 aylıkken ölür), Abdülmecid ve Abdülmelik(ilki 4 aylıkken, ikincisi 14 aylıkken ölür) ve Selim ile Saliha (ilki 3 yaşında, ikincisi 63 yaşında ölmüştür). Böylece şu ana kadar doğan ikizlerin en uzun ömürlüsü Saliha Sultan olmuştur. II. Mahmud`un ikizleri Mahmud ve Mehmed de erken ölümden kurtulamamış, birincisi 7 yaşında, ikincisi de 7 aylıkken vefat etmişler.
ABDÜLHAMİD`İN İKİZLERİ Şimdi sırada Abdülmecid`in ikizleri var. Önce Gülcemal Sultan`dan Hadice ve Refia dünyaya gelmiş. Hadice Sultan aynı yıl ölürken, Refia Sultan o vakte dek en uzun yaşayan ikinci ikiz olarak 38 yaşında ölmüştür. Epeyce kabarık bir yekun tutan mektupları elimizde Refia Sultan`ın. Bir kısmı, ablası olduğu Sultan II. Abdülhamid`e yazılmış olan bu mektuplardan yola çıkan akademisyen dostum Ali Akyıldız, onun hakkında değerli bir araştırma kaleme aldı (`Mümin ve Müsrif Bir Padişah Kızı Refia Sultan`, İstanbul, 1998, Tarih Vakfı Yurt Yayınları). Ayrıca Ayşe Kara`nın Refia Sultan`ı konu alan bir romanı da Timaş Yayınları`ndan çıkmıştı. Abdülmecid`in diğer ikizleri 19 Nisan 1850`de, yani ilk defa bahar ayında dünyaya gelir. Fakat bahar da uğur getirmez ikizlere. Mehmed Nizameddin ve Mehmed Vamık adlarını taşıyan bu şehzadelerden birincisi 3 yaşında, ikincisi 5 aylıkken ölür. Son padişah ikizleri II. Abdülhamid`indir. İkbali Behice Sultan, Ahmed Nureddin ve Mehmed Bedreddin adlarını taşıyan şehzadeleri doğurur Abdülhamid`e. Ahmed 43 yaşında, sürgünde, Paris`te vefat etmiş ve Bobigny Müslüman Mezarlığı`na gömülmüştür. Mehmed ise 2,5 yaşında bir hastalıktan ölmüştür.
ABDÜLAZİZ`İN İKİZLERİ Kesin olan son ikizler, Abdülaziz`in oğlu Şehzade Mehmed Seyfeddin`in Nervaliter Hanım`dan doğma Ahmed Tevhid ve Fatma Gevheri adlı çocuklarıdır. Şehzade Ahmed 1966`ya kadar yaşamış ve 62 yaşında ölmüştür. Fatma Sultan ise 1980 Aralık`ında ölmüş olup Osmanlı hanedanında yaşayan son ikizdi. Aynı zamanda 76 yaşına kadar yaşayarak hanedan ikizleri arasında en uzun ömürlüsü olmuştur. Bir de Ocak 1717 doğumlu Sultan III. Mustafa`nın Mehmed adlı bir ikiz kardeşi olduğu söylenmekteyse de, kayıtlardan aralarında 20 gün kadar fark olduğu anlaşılmaktadır. Bu iddia doğru olsaydı, ikizlerden birinin padişah, diğerinin veliahd olduğu renkli bir durumla karşılaşmış olacaktık. Belki aynı anda değil ama yaş sırası esas olduğu için birbirinin ardından tahta çıkacak ikiz kardeşlerin iktidar yıllarına şahit olacaktık 18. yüzyılın sonlarında.
Turkuaz/ Zaman


Yazının Devamını Oku...

Kalıcı Bağlantı | Yorum (yok) | Yorum yaz


Mehter Marşları (Sözleri)

20/12/2009 | Kategori : Osmanli Imparatorlugu

Image and video hosting by TinyPic

 

 

 
YİNE DE ŞAHLANIYOR
Yinede şahlanıyor aman
Kolbaşının yandım da kır atı
Görünüyor yandım aman
Bize serhad yolları.
Davullar çalınsın aman
Aman da ceng-i cengide harbiyi
Görünüyor yandım aman
Bize sefer yolları.
Gâhi sefer olur aman
Aman da sefer seferde eyleriz
Hazan erişince aman
Bahar güzel severiz.
Gülyüzlü yari de aman
Aman da hile ile de severiz
Sefersiz olamaz aman
Aman er evlaları.

BUNA ER MEYDANI DERLER
Buna er meydanı derler
Bunda söz olmaz yandım aman aman
Çifte yürekli erkekler
Şahım gelir bu yane yandım aman aman.
Ele bele dine imânım
İhanet olmaz yandım aman aman
Okurlar fermânı imanım
Yandım kıyarlar cane yandım aman aman.



ESTERGON KAL'ASI
Estergon Kâl'ası bre dilber aman
Su başı durak aman
Kemirir gönlümü bre dilber aman
Bir sinsi firak.
Gönül yar peşinde bre dilber aman
Yar ondan ırak aman
Akam Tuna akma bre şahin aman
Ben bir dertliyim.
Yar peşinden amanda gezer
Koşar yandım karabahtlıyım.

KIRIMDAN GELİRİM
Kırım'dan gelir gelirim
Adım da Sinan'dır hey aman
Kılıncımın suyu yar suyu
Kandır da dumandır hey
Kırım'dan gelir gelirim
Atım da araptır hey aman
Gizlenme Nemce rü Nemçe rû
Sinan da buradadır hey
Meydan da burdadır hey.

EY GAZİLER
Ey gaziler yol göründü
Yine garip serime
Dağlar taşlar dayanamaz
Benim ah u zârıma.
Dün gece yâr hanesinde
Yastıcağım taş idi
Altım toprak; üstüm yaprak
Yine gönlüm hoş idi.


MEHTER VURUYOR
Mehter vuruyor tarihin aksetmede yâdı
Andık yine, Fatih'le, Süleyman'ı, Murad'ı.
Kös sesleri sarsın bütün İstanbul'u yer yer
Geçsin önümüzden, koca gazi ve şehitler.
Türk ordusunun şan dolu bir satvetidir bu
Fethin, Mahaç'ın, Niğbolu'nun haşmetidir bu.
Mehter bize bir ruh veriyor, tâ nerelerden
Meriçlerle,Çanakkale,Yemen'den, Kore'lerden

ESKİ ORDU MARŞI
Ey şanlı ordu,ey şanlı asker
Haydi gazanfer, umman-ı safter
Bir elde kalkan, bir elde hançer
Serhadde doğru ey şanlı asker.
Deryada olsa herşey muzaffer
Dillerde tekbir, Allahü ekber
Allahü ekber, Allahü ekber
Ordumuz olsun daim muzaffer.

CEDDİN DEDEN
Ceddin deden, neslin baban
Hep kahraman Türk milleti
Orduların, pekçok zaman
Vermiştiler dünyaya şan.
Türk milleti, Türk milleti
Aşk ile sev milliyeti
Kahret vatan düşmanını
Çeksin o mel'un zilleti.

ARTAR CİHATLA ŞANIMIZ
Artar cihadla şanımız
Fahr-i Resûl sultanımız
Şer-i bize insanı Hak
Uğrunda aksın kanımız.
Türk oğluyuz
Ünvanlı, namlı, şanlıyız
Allah deyu harb ederiz
Var nusrete imanımız.

MEHTER MARŞI
Gâfil ne bilir neş've-i pür-şevk-i vegâyı
Meydân-ı celâdetteki envar-ı sefâyı
Merdân-ı gazâ aşk ile tekbir tekbirler alınca
Titretti yine, rû-yı zemin arş-ı semâyı.
Allah yolunda cenk edelim şân alalım şan
Kur'an'da vaadediyor Hazret'iYezdan.


GÜLYÜZÜNDE GÖRELİ
Gülyüzünde göreli zülfü semen sây gönül
Kara sevdâya yerler bî-ser-ü bî-pây gönül
Dimadimmi sana dolan mânâ hây gönül.
Vây gönül,vây bu gönül, vây gönül ey vây gönül
Yar yeleleli, dost yeleleli,yeleli ya lâ yaleli dost
Bizi hâketti hevâ yoluna sevdâ nidelim
Pâyimâl eyledi ol zülf-ü semen-sây nidelim
Kul edinmez ki güzeller bizi illâ nidelim.

ORDUNUN DUASI
Yılmam ölümden yaradan askerim
Orduma gazi dedi Peygamberim.
Bir dileğim var ölürüm isterim
Yurduma tek düşman ayak basmasın
Amin desin hep birden yiğitler
Allahü ekber gökten şehitler.
Amin amin amin Allahü ekber
Amin amin amin Allahü ekber

ESKİ MALAZGİRT MARŞI
Bir Cuma sabahı, Allah'a karşı
Malazgirt'te ellidörtbin er
Ellidörtbin er, ellidörtbin er
Söylemişler en güzel marşı.
Allahü ekber, Allahü ekber
Allahü ekber, Allahü ekber
Allahü ekber, Allahü ekber
Allahü ekber, Allahü ekber

SANCAK MARŞI
Ertuğrul'un ocağında uyandın
Şehitlerin kanlarıyla boyandın
Nice düşman kâl'asına uzandın
Sana selam ey şanlı Türk sancağı
Çırpınarak dalgalanır kanadın
Gökyüzüne çıkmak mıdır muradı
Gölgende can vermek ister evlâdın
Sana selam ey şanlı Türk sancağı


DEVLET MARŞI
Askerlerin hâzır silah
Kuvvetlenir sûlh u salâh
Devlet bulur feyz ü felah
Meşhur olur bu istilâh.
Askerlerin kişver-küşâ
Türk devleti sen çok yaşa.
Orduların etse sefer
Yol gösterir avn ü zaferM
Mansûr olur her bir nefer
Düşman kalır bî-tâb-fer.

GENÇ OSMAN
Of of Genç Osman dediğin bir küçük uşak
Beline bağlamış ibrişim kuşak of of.
Aman Askerin içinde birinci uşak
Allah Allah deyip geçti Genç Osman of of.
Of of Genç Osman dediğin bir küçük aslan
Bağdat'ın içime girilmez yastan of of.
Aman her ana doğurmaz böyle bir aslan
Allah Allah deyip geçti Genç Osman of of.
Of of Bağdat'ın kapısını Genç Osman açtı
Düşmanın cümlesi önünden kaçtı of of.
Aman kelle koltuğunda üç gün savaştı
Allah Allah deyip geçti Genç Osman of of.

OSMAN PAŞA MARŞI
Tuna nehri akmam diyor
Etrafımı yıkmam diyor
Şanı büyük Osman Paşa
Pilevne'den çıkmam diyor.
Düşman Tunayı atladı
Karakolları yokladı
Osman Paşa'nın kolunda
Beşbin top birden patladı

YELKENLER BİÇİLECEK
Yelkenler biçilecek,yelkenler dikilecek
Dağlardan çektirilen kalyonlar çektirilecek.
Elde sensin dilde sen gönüldesin baştasın
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın
Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin, millet yürüyecek arkandan
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan

Yazının Devamını Oku...

Kalıcı Bağlantı | Yorum (yok) | Yorum yaz


Padişah Gömleklerinin Gizemi

20/12/2009 | Kategori : Osmanli Imparatorlugu


Osmanlı sultanlarının ayet, hadis ve sembollerle süslü her biri üç-dört yılda dokunan ‘tılsımlı gömlekler’inin sırrı hâlâ çözülemiyor. Uzmanlar, gömleklere işlenen şifrelerin Osmanlı tarihine ışık tutacağına inanıyor. Osmanlı padişahlarının savaşta galip gelmek, nazardan korunmak ve şifa bulmak için giyindikleri tılsımlı gömleklerin üzerindeki harf ve rakamların işaret ettiği anlam şimdilik bir sır.

Üstelik çözülemeyen yalnızca şifreler değil, kumaşların nasıl olup da 8 bin çözgü ipiyle dokunduğu da anlaşılabilmiş değil.

Gömleklerin şifresini ve dokuma tekniğinde kullanılan formülü bulmak ise merak tatmininden daha öte bir anlam taşıyor. Amaç, ‘altın oran’ı Türk tekstilinin hizmetinde kullanmak.Tılsımlı sultan gömlekleri, ayet ve duaları tespit eden bir alim, işe başlamak için ‘eşref saati’ni hesaplayan müneccim ve sonunda gömleği bezeyen nakkaşların ortak ürünü. Kumaşlar çoğunlukla o zamanki adıyla Tonguzlu olan Denizli’den getiriliyor saraya. Denizli’nin kaliteli pamuğundan dokunan bezler, iç giyimi olarak tasarlanan tılsımlı gömlekler için bire bir. Hattatların kağıdı terbiye etmek için kullandığı aharlama yöntemiyle yazıya elverişli hale getirilen kumaşlar nakkaşlar atölyesinde işlenmiş. Bir gömlek üzerinde 3-4 yıl uğraşan hattatlar için meçhul kahramanlar yakıştırması yerinde olur; çünkü gömleklerin pek azında kimin tarafından yapıldığı yazılı.

1978 yılından bu yana Topkapı Sarayı Müzesi’nde Osmanlı tekstili ve padişah giysileri üzerine çalışan Doç. Dr. Hülya Tezcan, tılsımlı gömlekleri grafik sanatının zirvesi olarak tanımlıyor. Gömleklerin üzerine celi, sülüs, kufi yazıyla işlenen ayetler ve dualar kare, yıldız gibi geometrik şekillerin ya da Kadem-i Saadet, Süleyman Mührü, Zülfikâr, lale gibi anlamlı motiflerin içine yazılmış. 15-20. yüzyıl arasında hazırlanan padişah giysilerini içeren saray koleksiyonunda Peygamber Efendimizin nübüvvet mührü, Hilye-i Şerif ve O’nun için yazılan Kaside-i Bürde’yle bezenmiş dört gömlek yer alıyor. Ancak diğer gömlekler üzerinde de yine Peygamberimize ait Kadem-i Saadet ve Nalın-ı Saadet motifleri kullanılmış.

Tılsımlı gömlekler üzerinde sıkça yer alan iki motif ise Hz. Ali’nin ucu çatallı kılıcı ‘Zülfikâr’ ve çoğunlukla Musevi inancıyla bağdaştırılan Süleyman Mührü. Hülya Tezcan, gömleklerde Süleyman Mührü’nün saltanatın ebediyetini temsilen kullanıldığını ve Allah, Hz. Muhammed ve Hz. Ali isimlerinin çoğunlukla bir arada anıldığını tespit etmiş. Koleksiyonun en eski tarihli gömleği Şehzade Cem’e ait. Üzerinde 1477-1480 yılları arasında yapıldığına dair bir not bulunan gömlek ihtimal ki, 18 Temmuz 1482’de Anamur açıklarında şövalyelerin gemisine binerek Rodos’a hareket eden Cem Sultan’ın üzerindeydi. Talihsiz şehzade, saltanat yarışından galip çıkması için giydiği tılsımlı gömleğe rağmen Rodos’ta esir alındı. Cem’in gömleği şimdi Topkapı Sarayı koleksiyonunda. Ancak Viyana kuşatmasında bozguna uğrayan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın gömleğinin hâlâ Viyana’da bir manastırda olduğu tahmin ediliyor.

Hülya Tezcan, Osmanlı tarihinin tılsımlı gömlekler üzerinden okunabileceğini söylüyor. Nitekim 2. Selim’e Hürrem Sultan tarafından diktirilen gömlek yalnızca Selim ve Bayezıd arasındaki taht mücadelesini değil, Rüstem Paşa’nın entrikalarıyla boğdurulan Şehzade Mustafa’nın hazin sonunu da anlatır. Sultan 3. Murat’a ait gömlekte ise Konya Mevlevihanesi’ni kuran Şeyh Sinaneddin Dede’nin padişahlarla kurduğu iletişimi görmek mümkün. Sinaneddin Dede sadece gömleği yapan kişi değil, doğu seferine çıkarken elini öpüp hatırını soran Yavuz Sultan Selim’e; “Seferden zaferle döneceksin; benim senden tek isteğim dergâha yardım etmendir.” diyen ilginç bir kişilik.

Yavuz hakikaten savaştan zaferle dönüyor ve Konya Mevlevihanesi’ni yapmaya başlıyor. Yavuz’dan sonra Kanuni ve 2. Selim dönemlerini de gören Şeyh Sınaneddin Dede’nin ömrünün son demlerinde 3. Murat’a hediye ettiği tılsımlı gömlek saraya bir teşekkür babında. Yine aynı sultana ait gömleklerden biri ‘Oğlum, aslanım.’ diye başlayan kitabesiyle diğerlerinden ayrılıyor. Oğluna pek düşkün olan Nur Banu Sultan’ın hazırlattığı gömleğin amacı gözü Safiye Sultan’dan başkasını görmeyen 3. Murat’ın başka evlilikler yapması. Nur Banu Sultan tahtı vârissiz bırakmamak için girdiği bu gömlekli mücadeleden zaferle çıkıyor ve 3. Murat ardında 19 erkek 20 küsur kız çocuğu bırakarak bu dünyadan ayrılıyor. Ancak erkek çocukların sonraki taht kavgalarında öldürülmesi Nur Banu Sultan’ın çalışmalarının boşa gittiği şeklinde yorumlanabilir.

Allahım sevgimi kulun Mustafa’nın gönlüne ver!

Tılsımlı gömlekler sadece padişahlar ve şehzadeler için yapılmamış. Saray çevresine yakın paşalardan özellikle makam hırsı olanlar da kendileri için gömlek hazırlatmışlar. Onlardan biri Moralı Hasan Paşa, gömleğinin üzerine şöyle yazdırmış: “Allahım senden sevgimi, muhabbetimi kulun Mustafa’nın gönlüne vermeni dilerim. Nasıl vahyini sevgilin Muhammed’in kalbine ilham etmişsen ruhumla Sultan Mustafa’nın ruhunu uzlaştır.” Gömleğin yakasındaki küçük karelerde ise “Ey herşeyi kolaylaştıran Allahım, Hasan Paşa’nın muradını da kolaylaştır.” yazıyor. Hasan Paşa’nın muradı nedir, sadrazam olmak.

Hülya Tezcan bu gömlekten hareketle yaptığı araştırmada, paşanın çok hırslı bir adam olduğu ve sadrazam olabilmek için padişahları canından bezdirdiği bilgisine ulaşmış. Moralı Hasan Paşa sonunda muradına ulaşıp sadrazam olabilmiş. Saltanat kavgalarının uzağındaki halk da tılsımlı gömleklerden payına düşeni almış. Dönemin tarikat dergahlarında, sarılıktan, akrep sokmasından korunmaya yönelik hazırlanan gömlekler arasında kadınları eşlerine şirin gösteren gömlekler de var. İç gömleklerden günümüze ulaşanlar, üzerlerindeki leke hatta yaka kirleriyle duruyor; çünkü bu gömleklerin yıkanması mümkün değil.

Bir de hiç kullanılmadan kaldırılan gömlekler var koleksiyonda. Tezcan, “Sarayda her şeyin bol bol yedeği vardır. Elimizde yüzlerce giyilmemiş bebek elbisesi var.” diyor. İpeğin nadir kullanıldığı bu alanda tılsımlı takke ve takma yakalar da var. Takma yakayla ilgili bir açıklamaya rastlamayan Hülya Tezcan, kendince bir çıkarımda bulunuyor: “Yaka, sultanların törenlerde giydiği kaftanın yaka kesimine benziyor. Üzerindeki iplik izlerine bakılırsa kötülüklerden korunma niyetiyle kaftanın içine monte edildiği söylenebilir.”

Gömlekler şimdi koruma altında; sergilenmek için özel izinle saraydan çıkarılabiliyorlar; ancak kimi zaman hiç hesapta olmayan çok daha özel istekler olabiliyor. Tezcan, Osmanlı Hanedanı’ndan ismini açıklamadığı bir kadının şifa bulmak için tılsımlı gömleklerden birini giyerek bir müddet beklediğini ve sonra teşekkür ederek ayrıldığını söylüyor. Hülya Tezcan yaklaşık 30 yıldır gömlekler arasında yaşasa da tılsımlarını çözmeye hiç çalışmamış. “Bir şifre var, bu açık; ama o rakamları ve harfleri çözmek uzmanlık gerektirir. Kaldı ki, giysilerin üzerindeki gubarî hatla yazılan Arapça metinler bile daha okunmadı. Gömleklerin hem dokuması hem de deseni itibariyle gerçek bir sanat eseri olduğunu kabul etmeliyiz. Dokuma üzerine çalışanlar da 8 bin çözgü teliyle dokunan Gülistanî Kemha tekniğini henüz çözemediler.” Hülya Tezcan’ın hazırladığı Padişah Giysileri kitabı önümüzdeki günlerde Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanacak.

Şifreyi çözmek Türk tekstiline yeni bir açılım getirecek

Türkiye’de tılsımlı gömlekler üzerindeki şifreyi çözmeye çalışan tek isim Mehlika Orakçıoğlu. Bilinen tek isim demek daha doğru; çünkü gömleklere ulaşma hususunda Hülya Tezcan’la bağlantıya geçmiş başka biri yok. 1998’den bu yana “Türk Tekstilindeki Kültürel Etkiler” başlıklı doktora tezi üzerinde çalışan Orakçıoğlu, şu günlerde 2. Selim’in gömleğini inceliyor. Şimdilik gömleğin ön yüzündeki küçük karelere yerleştirilen rakamlarla Fetih Sûresi’nin kodlandığını keşfetmiş. Tezini Londra’daki bir üniversite’de hazırlayan Mehlika Hanım, İngiliz danışmanlarının kendisini bu alana yönlendirdiğini ve asıl niyetlerinin gömlekler üzerindeki kodlama sistemini çözerek günümüz tekstiline yeni bir açılım kazandırmak olduğunu söylüyor: “Bu konu, dışarıda daha çok ilgi topluyor. Harvard Üniversitesi bütün imkanlarını ücretsiz olarak seferber etti mesela. Sonunda neye ulaşacağımı bilmiyorum. Kodlama sistemini günümüze uyarlamayı başaramasam bile bu tez bitirilmeyi hak ediyor. Fakat çözebilirsem yeni tekstil tasarımları oluşturmak zor olmayacaktır.”

Osmanlı tekstilini incelerken siyaset, ekonomi ve tarihten yararlanmak gerektiğini söyleyen Orakçıoğlu, tılsımlı gömlekler üzerinde dörde yakın formül kullanıldığını tespit etmiş. Uzun yazılar yerine rakamlar ve harfler tercih etmek sınırlı zemini verimli kullanmayı sağlıyor. Ancak altta, gündelik hayatta pratik olma felsefesi yatıyor. Nitekim Osmanlı döneminde tüccarların uzun cümleler yerine kelimelerin sayısal değerleriyle anlaştığı biliniyor. Gömlekler üzerindeki geometrik desenler ve kodlanan rakamlar bir matematik dehasına da işaret ediyor. Prof. Dr. İsmail Yakıt’ın Türk İslam Kültürü’nde Ebced Hesabı ve Tarih Düşürme (Ötüken Yayınları) adlı kitabından faydalanan Orakçıoğlu, Mimar Sinan’ın da eserlerinde ebced hesabı kullandığını hatırlatıyor.

Mehlika Orakçıoğlu sadece bir gömlek üzerinde çalışıyor. İncelenmeyi bekleyen onlarca tılsımlı gömlek olduğu hesaba katılırsa gömleklerin dilinin çözülmesinin hayli vakit alacağı söylenebilir. Fakat onun halihazırda çözdüğü bir figür var. Yavuz Sultan Selim’in kaftanı üzerindeki desenleri inceleyerek ‘ellerini gökyüzüne açmış yakaran insan figürü’ne ulaşan Orakçıoğlu, yurtdışında bu kaftan üzerine üç konferans vermiş. Sanatkârın desenler arasına ustaca gizlediği figür, kutsal hazineleri İstanbul’a taşıyan ve ilk Osmanlı Halifesi unvanını alan Yavuz’un İslamî esasların koruyucusu olduğunu simgeliyor. Mehlika Hanım’a göre, görsel bir illüzyon halinde kimi zaman açıkça görünüp kimi zaman da desenler arasında yiten figürü doğrudan Yavuz Selim’e atfetmek de mümkün. Çünkü taç kullanan tek Osmanlı Padişahı Yavuz.
Yazının Devamını Oku...

Kalıcı Bağlantı | Yorum (yok) | Yorum yaz


Osmanlı'da komutanlık yapan kadınlar

20/12/2009 | Kategori : Osmanli Imparatorlugu

Osmanlı’da bir kadın teşkilatı
BACIYÂN-I RÛM
Yavuz Bahadıroğlu

İlk kez müverrih Âşık Paşazâde’nin “Tevârih-i Âli Osman” (Osmanlı Tarihi) isimli eserinde andığı ve tarihçi Fuad Köprülü’nün tahlil ettiği dört zümrenin Osmanlı oluşumunda aktif rol aldığı biliniyor…
Bunu dilerseniz, Âşık Paşazâde’nin kendi ifadesinden okuyalım…
Müverrih diyor ki: “Hem bu Rûmda dört tayfa vardur kim, müsafirler içinde anılur: Biri Gâziyân-ı Rûm, biri Ahıyan-ı Rûm ve biri Abdalaân-ı Rûm ve biri Bacıyân-ı Rûm’dur. İmdi Hacı Bektaş Sultan bunlarun içinden Bacıyan-ı Rumu ihtiyar etdi kim, o Hatun Anadır. Anı kız edindi.” (s. 238-39)
Özetle: Anadolu’nun anavatan olmasında dört zümrenin önemli rolü var:
1. Gaziyan-ı Rûm; (Anadolu askerleri=silahlı kuvvetler)
2. Ahiyan-ı Rûm; (Anadolu kardeşleri)
3. Abdalaân-ı Rûm; (Horasan Erenleri=Yürek adamlar)
4. Bacıyân-ı Rûm. (Anadolu kadınları)
Anadolu Selçukluları zamanında, Türkmen erkekler tarafından kurulan “Ahiyân-ı Rûm” isimli “Ahilik Teşkilâtı”nın yanı sıra, Paşazâde’nin “Bâciyân-ı Rûm” dediği kadın oluşumu, daha sonra devre dışı bırakılan kadınlarımızın, Anadolu’daki oluşun tamamlanmasında gösterdiği performans ve etkinlik, ibretle üzerinde durulmaya değerdir.

“Kadın kimliği”nin sağlam zemini dindir
Ama önce “Kadın kimliği”ni sağlam bir zemine oturtmak gerekiyor. Kuşkusuz o zemin dindir.
İlâhî kitabımız, “kadın”ın, “erkek”le birlikte cennette var edildiğini söylüyor ki, erkeğin birkaç saat, ya da birkaç gün (birkaç ay yahut yıl) önce yaratılmış olmak dışında bir imtiyazı yok…
Erkeğin kadından bir süre önce yaratılmış olması ise, asla sorgulanamaz İlâhî bir tercihtir. Bu tercihte belki asıl vurgulanmak istenen, erkeğin kadına ihtiyacıdır. Çünkü Hz. Âdem Cennet’te mutlu olamamış, bir “eş=arkadaş” istemiştir.
Başka bir deyişle “kadın”a ihtiyaç duymuştur. Bir bakıma kadınsız bir cennet bile düşünememiştir.
Kısacası Hz. Havva (kadın), bir yarım kalmışlığı (erkeğin yarım yamalaklığını) bütünleme isteğinin ürünüdür.
Yaratıcı Kudret, böyle murad etmiştir.
Öte yandan, İslâm dininin başlangıcında da kadın unsuru en ön saftadır. Peygamberimizden (s.a.v.) sonraki ilk Müslüman, Hz. Hatice’dir. Bu muhteşem kadın, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü bir dönemde, iş kadını olarak kendini kabul ettirebilmiş, sevdalandığı insana (Efendimize) evlenme teklif edebilecek kadar da cesur ve mert davranabilmiştir.

Silahlı ve savaşçı kadın teşkilatı
Peygamber-i Âlişan, peygamberlik müjdesini alır almaz akrabalarından herhangi bir erkeğe değil, sadece Hz. Hatice’ye sırrını açmıştır. Onunla bütünlenerek güçlenmiş, moral bulmuş, onun desteği ile peygamberliğini açıklamıştır.
Hayatın ve dinin başlangıcında nasıl kadın önderler varsa, ilk Müslüman-Türk unsurların Anadolu’ya girişinde de kadın önderler vardır.
Âşık Paşazâde’nin “Bâciyân-ı Rûm” olarak isimlendirdiği bu teşkilât üzerinde ilk kez Alman müsteşrik (oryantalist) Franz Taeschner durmuştur, ancak o günün toplumsal yapısında kadınların böyle bir teşkilât kurmuş olabileceklerine ihtimal vermediği için, Âşık Paşazâde’nin yanıldığını, yahut bir istinsah hatası yaptığını düşünmüştür.
Ona göre, Paşazâde, “Hâciyân-ı Rûm” (Anadolu Hacıları) veya “Bahşıyân-ı Rûm” (Anadolu Sihirbazları veya Ruhanîleri) yazacakken, bir istinsah hatası sonucu “Bâcıyân-ı Rûm” yazmıştır.
Ancak bunların olabilmesi için, o devirde Anadolu’da “Hacı” olmuş Türkmenlerin “Hacıyân-ı Rum” isimli bir örgüt kurmaları veya eski Türkler’de kendilerine “Bahşı” denilen sihirbazların örgütlenmiş olmaları gerekir.
Tabii bu mümkün değildir.
Nitekim tarihçi Prof. Fuad Köprülü, Âşık Paşazâde’nin “Bâciyân-ı Rûm” olarak adlandırdığı kadın teşkilâtı hakkında olabildiğince kapsamlı bir çalışma yapmış, bu çalışmanın sonunda Frans Taeschner’in öne sürdüğü iddiaların geçerli olamayacağını hükme bağlamış, “Bâciyan-ı Rûm”un, “Silâhlı ve savaşçı kadınların kurduğu bir teşkilât” olma ihtimalini tarihçinin dikkatine sunmuştur.
Ancak Fuad Köprülü bu teşkilâtın mahiyeti ve çalışmaları hakkında çok açık bilgiler vermemektedir.

Osmanlı’da komutanlık yapan kadınlar
Orhan Gazi zamanında Anadolu’nun birçok yöresinde Türkmenler arasında bulunup gözlem yapmış, özellikle de Türkmen hanımların çeşitli alanlardaki faaliyetlerine şahit olmuş olan meşhur Mağribli gezgin İbn Battuta ise “tarikat” çerçeveli kadın oluşumlarından söz etmektedir.
Ayrıca Niğdeli Kadı Ahmed 1340 yılında tamamladığı “el-Veledü’ş-Şefik” adlı eserinde Niğde dolaylarında Taptuklu Türkmen dervişlerin hanımlarının faaliyetlerini kaydetmektedir.
Meşhur Süryani tarihçi Malatyalı Ebu’l-Ferec (Gregory) de bir münasebetle bu “Bâciyan-ı Rûm”dan bahsetmiştir.
Mevlevî yazar Ahmed Eflâkî de, keza, eserinin bir yerinde Konya’daki bir kadınlar cemaatinden söz etmiştir…
Bacılar Teşkilâtı’nın faaliyetlerine dair başka bir bilgiyi “Menâkıb-ı Evhadü’d-din-i Kirmânî”de buluyoruz. Bu görüşe göre, hanımlar arası bu teşkilât, önceleri “Fakiregân” diye de anılıyordu. Ancak teşkilâta mensup olan genç kız ve kadınlar birbirine “Bacı” diye hitap ettikleri için, kadın ve kızların meydana getirdikleri teşkilâta daha yaygın olarak “Bâciyân” (Bacılar) denilmeye başlanmıştır. Şimdiki bilgilerimizle bu tabiri ilk olarak kullanan da Âşık Paşazade’dir.
Bendeniz, Kayı Han Aşireti’nin (Osmanlı Devleti’ni kuran aşiret) Anadolu’ya gelişini anlatan “Merhaba Söğüt” (Kültür Bakanlığı Yayınları ve Nesil Yayınları, 0212 551 32 25) isimli kitabımı kaleme alırken, Türkmen kadınlarının, erkeklerin yanı sıra örgütlendiklerini, hattâ “Bey Ana”, “Bacı Bey”, “Gazi Ana” gibi unvanlarla (rütbeler) komutanlık yaptıklarını görmüş, doğrusunu isterseniz, beklemediğim bu durum karşısında hayretler içinde kalmıştım.
Bugünkü İslâm dünyasında kadının yerini hatırlarsak, konu daha da ilginç bir hal alıyor.
Araplar bunu, kadını aşağılayan eski geleneklerin etkisiyle yapıyorlar diyelim, ya biz neden yapıyoruz?
Bizans’ın fethine kadar, sosyal hayatta kadının tartışmasız bir rolü ve aktivitesi var. Ancak bunun Bizans’ın fethiyle birlikte kırıldığını ve kadının git gide kendi içine kapandığını görüyoruz.
1200’lerde kadını, yerine göre derviş, yerine göre savaşçı olarak selamlayan misyon, büyük fetihten sonra çökmeye yüz tutmuş, nihayet 1800’lü yılların sonunda, tıpkı şimdikine benzer yasaklar yürürlüğe girmiştir.

Bugün, 1800’lü yılların yasakları var
1867 tarihli bir fermanın getirdiği şu yasağa bakar mısınız?
“Kadınlar yalnız ve ancak Sultan Ahmet, Lâleli ve Şehzadebaşı camilerine gidebilecek, bunlar dışında hiçbir büyük camiye gidemeyeceklerdir...” (Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, s. 282-283)
Sultan İkinci Abdülhamid Han döneminde ise, kadın kıyafetiyle ilgili olarak Levant Herald Gazetesi’nde şu ilginç haber yer almıştır:
“Majesteleri Sultan’ın buyruğu ve Şeyhülislâm'ın talebi üzerine, Danıştay'ın olurunu alan İçişleri Bakanlığı, genel yerlerde ve işlek caddelerde görünmeyi Müslüman kadınlara yasaklanmıştır. Polis memurları kurallarda belirtildiğinden daha ince çarşaf giymeye cüret eden kadını görür görmez uyarmaya, karşı gelinmesi halinde ise tutanak tutmaya ve tuttuğu tutanağı İçişleri Bakanlığı ile Emniyet Müdürlüğü'ne iletmeye mecburdur. Bundan başka Müslüman kadınlara arabayla ya da yaya olarak Bayezid, Şehzâdebaşı ve Aksaray semtlerine gitmek, oralarda gezinmek, Kapalıçarşı'ya girmek ve dükkânlarda oturmak yasaklanmıştır. Bu kuralları çiğneyenler, ceza yasasının 254. maddesi uyarınca kovuşturulacaklardır. Kullanılan arabanın sürücüsü de kadın gibi cezalandırılacaktır. Bunlara ek olarak, Müslüman kadınların genel yerlerde gruplar halinde toplanmaları kesinlikle yasaklanmıştır. Bu tür bir grubu gören polis, kadınlara dağılmalarını emretmekle yükümlüdür…” (Levant Herald, 15 Ağustos 1891, L 2 emancipation de la femme Turquie, Paris, 1962, s.35-36)

Spot-1 Anadolu Selçukluları zamanında kurulan ve Âşık Paşazâde’nin “Bâciyân-ı Rûm” dediği hanımlar teşkilatı, Anadolu’daki oluşun tamamlanmasında, Osmanlı’nın oluşumunda aktif rol almıştı. Aynı kadınların 1800’lü yıllarda Kapalıçarşı’ya bile gitmesinin yasaklanması son derece ibret vericidir.
Spot-2 İslam’ın başlangıcında da kadın en ön saftadır. Peygamberimiz, kendisinden sonraki ilk Müslüman Hz. Hatice’nin desteğiyle, verdiği moralle peygamberliğini açıklamıştır.

Spot-3 1200’lerde kadını, yerine göre derviş, yerine göre savaşçı olarak selamlayan misyon, büyük fetihten sonra çökmeye yüz tutmuş, nihayet 1800’lü yılların sonunda tıpkı şimdikine benzer yasaklar yürürlüğe girmiştir.

Yazının Devamını Oku...

Kalıcı Bağlantı | Yorum (yok) | Yorum yaz

Şanlı Tarihim
Google bot last visit powered by Gbotvisit.com Yahoo bot last visit powered by  Bots Visit Msn bot last visit powered by  Bots Visit
http://sanlitarihim.blogcu.com//sayfa_7823e5ea778feb85.html