twitter

E.Büyükelçi Pulat Tacar'ın Konuşma Metni

EMEKLİ BÜYÜKELÇİ PULAT TACAR'IN ''TARİH BOYUNCA TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ'' SEMPOZYUMUNUN BİRİNCİ OTURUMUNDA YAPTIĞI KONUŞMASI

Sayın Başkan, değerli dinleyiciler; bu sabahki oturum beni çok farklı duygular içinde bıraktı. Yaklaşık 15 yıl öncesine doğru gittim ve orada Avrupa Birliğinde, o zamanki Avrupa topluluklarında büyükelçilik görevim sırasında 1984 senesinde vardığım zaman elime düşmüş olan bu Ermeni dosyasının üç sene içinde geçirdiği safahati hatırladım. O tarihte ne büyük güçlükler içinde olduğumuzu ve kendimizi anlatamamızla ilgili sıkıntılarımızı tekrar yaşadım ve sabah da bir noktada onun tekrarını gördüm.


Bizim sorunumuz iletişimi kuramamak mıydı yahut bizim gerçeklerimizi anlatamamak mıydı ya da biz yeteri kadar hazırlanmış mıydık, kaynaklarımızı iyice incelemiş miydik? Bütün bunlar ve bana sorulduğu taktirde ya da zamanım olduğu takdirde size anlatmak isteyeceğim Avrupa Parlamentosundaki skandal, zira, tek kelimeyle orada bir skandalla karşılaştım. Başka bir deyimle –pek çoğunuz parlamentersiniz, biliyorsunuz- reddettirdiğiniz, yani, siyasî komitede reddedilen bir karar, bir rapor, hiçbir şey olmamış gibi, Avrupa Parlamentosunun genel kuruluna indirildi, nasıl yapıyorsunuz, nasıl ediyorsunuz diye bize mahal kalmadan Parlamentoda görüşüldü ve burada gördüm ki, hukuk, hak, insaf, nefaset, böyle bir şey yok. Bu durumda, üç yıl boyunca yaptığım ikna çalışmalarının ne kadar yanlış olduğunu düşündüm. Ne kadar yanlış bir strateji izlemiştim. Çok daha başka türlü davranmak gerekiyordu, bunu gördüm o zaman. Bütün bu düşünceler, beni, bugünkü bildirime getiriyor. Bugün benim bildirim Ermenilere soykırımı yapıldığı savının hukukî ve etik açılardan incelenmesi. Her şeyden evvel şunu bilelim: Soykırımı hukukî bir terimdir. Çerçevesi 1912, 1948 tarihli Jenosit Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesiyle çizilmiştir. Bu sözleşme, tüzel kişilerin değil hakikî şahısların soykırımı ile sonuçlanabileceğini göstermektedir. Yetkili mahkeme, soykırımı suçunun işlendiğinin saptanmasıyla ilgili yetkili mahkeme, esas itibariyle, soykırımı yapılan veya yapıldığı iddia edilen ülkenin mahkemesidir. Ayrıca akit taraflar, yani, sözleşmeye taraf olanlar bir başka mahkeme üzerinde uzlaşırlarsa mesele, o dava orada da görülür. Binaenaleyh, soykırımı kararı alınamaz. Bu konuda ısrarlıyım ve işin temelinde bence bu yatıyor. Bence meseleye buradan girmemiz gerekiyor. Tekrar ediyorum, yetkili mahkemenin kararı olmadan soykırımın varlığı iddia edilemez.

Şayet sözleşmenin uygulanması tefsiri konusunda akit taraflar birbirleriyle uzlaşmaya düşerlerse, o zaman, devletin sorumluluğu meselesi ortaya çıkıyor ve gerekirse Lahey Adalet Divanına gidiliyor; ama, bu da -tekrar ediyorum- sözleşmenin uygulanması ve yorumuyla ilgili. Konuşmamın sonunda arz edeceğim. Konuşmamın sonunda bazı öneriler getireceğim. Türkiye’nin bundan sonra ne yapması gerektiği konusunda bazı öneriler getireceğim. Tekrar ediyorum: Soykırımının varlığını ya da yokluğunu, parlamentolar, yetkisi olmayan mahkemeler -zira yetkisi olmayan mahkemeler kararlar alıyorlar- dernekler ya da bireyler ya da tarihçiler, tarihçiler de soykırımı vardır ya da yoktur diyemezler, böyle bir yetkileri yok. Olsa olsa ortaya bazı verileri koyarlar ve o verilere istinaden yetkili mahkemenin karar vermesi gerekir. Hangi mahkemenin yetkili olduğu da biraz evvel söylediğim sözleşmede kayıtlıdır. Aksine bir karar alındığı takdirde ve burada Fransız Parlamentosunun aldığı karara referans yapıyorum, yalnız Fransız Parlamentosu değil, ondan evvel pek çok başka senato, parlamento karar almış; yani, ABD’nin senatosu 1920 senesinde almış o kararı. Arjantin, Uruguay, Rusya, Kanada, Yunanistan, Belçika, İtalya, Kıbrıs Rum Yönetimi, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesinin hepsinde bunlardan bazı kararlar çıkmış, beş aşağı beş yukarı hukukî bakımdan tartışılabilecek karalar; ama, bundan sonra da çıkabilecektir. Başka bir deyimle, bütün bunların bu kararları alma yetkisi yoktur. Alırlarsa ne olur; uluslararası hukuka aykırı hareket etmiş olurlar. Uluslararası hukuka aykırı hareket edilince de ne olur; o zaman, kadıya gidilebilir yahut da görüşülür, uluslararası hukuka aykırı hareket eden tarafla görüşülür, o taraf yaptığı işi düzeltir yahut da mahkemeye gidilir.

Tehcire bağlı kayıplar, ölümler, öldürmeler soykırım mıdır? Bence değildir. Zira, Ermeni tarafı, Osmanlı Devletiyle savaşmıştır. Evvela ayaklanmıştır. Tehcir kararı alınmadan önce –bugün söylendi- Van’a girmiştir, hatta İran’dan dolaşarak 4 tane birlikle ve bu birliklerin hepsi Osmanlı Ermenilerinden oluşan birliklerdi. Girmişlerdir, Van’ı yok etmişlerdir. Bugün hâlâ harabe halindedir; yani savaşmışlardır ve en sonunda da Boghoslu Nubar –tırnak içinde- Paşa Sevr’e gittiği zaman, biz savaşan taraftık, binaenaleyh hakkımızı savaşan taraf olarak istiyoruz demiştir. Bundan daha açık bir savaşan taraf durumu olamaz devletler hukukuna göre. Bir insanla da siz savaştıysanız bunun bazı sonuçları vardır. Bu sonuçlara maalesef katlanmak durumunda kalırsınız. Meselelerin etik durumuna ayrıca gireceğim.

Yalnız, hemen burada ilave etmek istiyorum. Ermeni tarafı çoğunlukla, Yahudi soykırımıyla kendi iddiaları arasında paralellik ararlar. Bu paralelliği bulmaları mümkün değildir. Zira, Hitler Almanyasında Yahudilere uygulanan soykırımda Yahudiler ne silahlandılar ne savaşan taraf oldular ne ayaklandılar, olduğu gibi diri diri öldürüldüler. Böyle bir şey mevzubahis değildir; yani, böyle bir paralelliği kuramazlar; ama, biz de bu paralelliğin kurulamayacağını biraz daha yüksek sesle belki dile getirmek zorundayız. Gerçekten Birinci Dünya Savaşının içinde ve sonunda Osmanlı vatandaşları arasında büyük kayıplar olmuştur; ama, bu kayıplar tek taraflı değildir, iki taraflıdır. Yani, sadece Ermeni kayıplarına hayıflanmak, onların ve komşuları olan, yurttaşları olan Müslümanların kayıplarını olmamış saymak, onları küçümsemek ve hatta tarihin o sayfasını okumamak... Bugün de aynı şeyle karşılaşıyoruz. Bugün aramıza gelerek Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında görüşlerini ifade etme imkânını tanıdığımız Ermeni tarihçileri gelmediler. Zira, onların gerçeği tartışılamaz. Zira, onlar, tarihin bazı sayfalarını okumazlar, okumak isteyenlere de okutmazlar, okutmamaya çalışırlar. Meselenin diğer boyutu da buradadır.

Soykırımı teriminin siyasî amaçlı olarak kullanılmasıyla karşı karşıyayız. Benim 1984-1987 senesinde Avrupa Parlamentosunda karşılaştığım olay ve tarihsel bilgilerle, verilerle önlemeye çalıştığım, insafla, nasafetle önlemeye çalıştığım taktik hiç işlemez. Sadece, siyasal bir saldırıyla karşı karşıyayız ve onun da cevabını siyasal alanda olduğu kadar hukuksal alanda vermek durumundayız. Zira, abartmak istemiyorum. Beni kötümser de sanmayın; ama, bizim verilerimiz, bu sabah ortaya konulan veriler başkalarını hiç ilgilendirmiyor. Hiç ilgilendirmiyor. En ufak bir şekilde ilgilenmiyor ve okumak da istemiyorlar. Onlara arşivlerimizi açıp, biz arşivlerimizin belgelerini onlara gönderdik. Geçenlerde Sayın Elekdağ’ın başkanlığında bir toplantıya iştirak ettim Bilkent’te. Orada arşivlerimiz konusu ele alındığı zaman, bir Amerikalı tarihçi “sizin göndermiş olduğunuz belgeler, mikrofilmler orada yok; bana vermiyorlar onu” dedi. Niçin vermiyorlar; bir yerlerde kayboluyor. Bu sabah diğer bir konuşmacı arkadaşımız, orada bulunan belgelerden işlerine gelmeyenlerin ortadan kaldırıldığını söyledi. Ya belgeleri ortadan kaldırırlar ya da bunun varlığını okumak bile istemezler. Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Yoksa, bizim arşivlerimiz açıktır. Tarihçilerimiz görüşsünler. Tarihçilerimiz aralarında anlaşamazlar. Tarih sübjektiftir ve onların tarihçileri kimliklerinin bir parçasını oluşturmuş olan soykırımı savından vazgeçemezler ve bununla ilgili bütün başka verileri de safsata olarak size iade edeceklerdir.

Binaenaleyh, meselenin çözümünü arıyoruz biz. Şayet, Fransa Parlamentosunun malum kararı olmasaydı, biz bugün burada toplanmış, bu meseleyi tartışmış olur muyduk; sanmıyorum. Aradan yıllar geçti, hiçbir şeyi tartışmadık. Zira, bizim için 1923’te mesele kapanmıştı. 1955 senesinde Hariciyeye intisap ettiğim zaman, hiç unutmuyorum, Genel Sekreter makamında bir ağabeyim vardı; şimdi, Allah rahmet eylesin, vefat etti. Ben, o sırada Fransız gazetesinde çıkmış olan bir makaleden söz ederek, aramızda dostluk, konuşma esnasında, bu Ermeni meselesi dediğim anda, üstüme şahin gibi atladı “bak arkadaş, sen yeni Hariciyeye girdin, Ermeni meselesi yoktur. Böyle bir kelime yoktur, bunu ağzına almayacaksın, bir daha ağzından duymayayım, ağzına biber koyarım senin” dedi. Ağabeyimiz bize bunu söylediği için sustuk ve bir kenara çekildik. Meselenin tartışmasını biz de aramızda yapmak istemedik. Gelen tehlikeyi görmek istemedik. Zira, o tarihte, biz Ermenilerle gayet kardeş kardeş geçiniyorduk, gittiğimiz yerlerde onların evlerine misafir oluyorduk. Böyle bir şey aklımızdan gelmiyordu. Fakat, için için bir şey alt tarafta pişiyordu ve bunu da fanatikler, gayet rahatlıkla kullandılar.

Sorunun bir de iç hukuk yönü var. Bugün sabah yapılan konuşmalarda değinildi. Buna ben de değinmek istiyorum. Biraz farklı olarak değinmek istiyorum. Osmanlı Devleti, mahkemesi, biz beğenelim beğenmeyelim, tasvip edelim etmeyelim, çok kötü bulalım, bulmayalım, 1397 kişiyi mahkûm etmiştir; bunları büyük bir bölümü de idam edilmiştir. Bunlar, deyure, hukuken var olan kararlardır. Diyorum size, bana sorarsanız tasvip eder misiniz; hayır. Boğazlıyan Kaymakamının boğazlanmasını –zira o kelimeyi de biliyorsunuz “Boğazlanan Kaymakam” diye kullananlar da oldu- ben de hiçbir zaman kabul etmedim, hoş görmedim; ama, bu, hukuk alanında karşımıza çıktığı zaman, deyure olarak ittihat ve terakki davası vardır. Şimdi, bunu niçin söyledim; bunu, meselenin hukukî boyutlarını, iç hukuk boyutlarını da ele almak bakımından söyledim. Bu da beni meselenin etik çerçevesine götürüyor. Meselenin etik çerçevesi acıdır. Zira, katliam eylemi her iki tarafta da yapılmış olsa, yani insanlar birbirlerini öldürmüş olsa –ki, öyledir- bugün de alkışlanacak, hoş görülecek bir eylem değildir. O eylemlerde ölenlerin soylarının belleklerine işlemiştir ve günümüze gelmiştir. Bunların yok sayılması, küçümsenmesi doğru olmamalıdır; ancak, bu acıları, sadece bir tarafın çektiği düşüncesi ve bunun, o çatışmanın kışkırtıcıları tarafından bugün de desteklenmesi kabul edilecek bir tutum değildir ve etiğe çok aykırı bir durumdur. Ki, bu yapılmaktadır bugün. Avrupa Parlamentosunda, Fransız Parlamentosunda alınan karalar, bu yarayı bu şekilde deşmek olarak mütalaa edilmelidir.

Şimdi, sanıyorum, yapılması gerekli iş, ülke içinde ya da bölgede birlikte, barış içinde yaşama koşullarının sağlanmasıdır ve bu amaca öncelik verilmelidir. Ayrıca, ben, Türkiye Cumhuriyetinin, Fransa’ya karşı Lahey Adalet Divanına başvurmasını öneriyorum. Neden; zira, Fransız Parlamentosu bir karar almıştır. Fransız Parlamentosu bunu yayımlamıştır; yani, Fransız Parlamentosunun aldığı bu karar bir hükümet eylemi haline geçilmiştir, yayımlanmıştır. Fransız Parlamentosunun ya da herhangi bir Fransız mahkemesinin böyle bir karar alma yetkisi yoktu. Yani, Fransa, taraf olduğu uluslararası sözleşmeye aykırı davranmıştır. Binaenleyh, ben, evvela Fransa’ya giderim “Fransa, sen 1948 Soykırımı Sözleşmesine aykırı hareket ettin, ben senden şikâyetçiyim, bunu yapmaman lazımdır” derim. Onlar bize diyeceklerdir ki “Biz sizden bahsetmiyoruz; genel olarak Ermenilere yapılmış olan bir zarardan söz ediyoruz.” Hayır, öyle değil. Zira, sizin bu kararı almanıza medar olan bir rapor var; Mösyö Rochebloine raporu, raportörün raporu ve bu, parlamentonuzda görüşüldü; orada da bugünkü Türk hükümetinin sorumluluğunu gerektiren ifadeler var; binaenaleyh, siz, yanlış bir şey yaptınız, lütfen bu yanlışınızdan geri dönün.” Onlar, tabiî, bunu mevzubahis değil diyecekler ve Parlamentomuzun aldığı bir karar, bizim değiştirme yetkimiz yok; ayrıca da yasa halinde ortaya çıkmıştır. O zaman, Lahey Adalet Divanına gidilmesini öneririm. Lahey Adalet Divanına gidilecek ve 1948 sözleşmesine aykırıdır bu eylem. Oradan, bunun aykırılığını saptayacak bir karar alınmasını öneririm. Türkiye’nin soykırımı niçin kabul etmediğinin de iyice anlatılması, hem Türkiye’de hem Türkiye dışında iyice anlatılması lazım. Bu yapılırken bizim görüşlerimizden biraz farklı veya nüanslı görüş sahibi olanların söyledikleri, yazdıkları konusunda düşünce özgürlüğüne yakışır biçimde hoşgörülü davranılmasını, bunların söylediklerinin incelenmesini, varsa hata ve eksikliklerinin ortaya çıkarılmasını, karşı görüşlerin oluşturulmasını, kısaca sağlıklı bir tartışma ortamının yaratılmasını öneririm. Şiddetten uzak, diyaloga açık bir tartışma imkânı yaratılmalıdır.

Sayın Başkan, buna son olarak bir şey daha ilave etmek istiyorum. Ermeni Cumhuriyeti bizimle olan anlaşmalarını iptal etti; yani, bizimle olan sınırını oluşturan anlaşmaları yok sayıyor ve ayrıca, bugün, bizim topraklarımızdan Batı Ermenistan diye bahsediyor. Bu, tecavüzcü bir yaklaşımdır. Bu, yayılmacı bir yaklaşımdır. Bu, megalo idea yaklaşımıdır. Buna karşı, bizim de durmamamız lazım. Avrupa Konseyi, Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı, Birleşmiş Milletler Teşkilatına gidip, bu adamlar bunu yapıyorlar, saldırgan davranıyorlar, benim topraklarıma “Batı Ermenistan” diyemezler, dedikleri için, bunları saldırgan olarak size şikâyet ediyoruz diye meseleyi açmamız lazım. Zira, güneyimizde bulunan komşumuz da Hatay üzerinde iddialarını getirmiştir, duvara haritaları koymuştur. Biz de, işte onların iç meselesidir, pek biz rahatsız olmuyoruz filan diye susmuşuzdur. Bunu görenler, bu sefer Batı Ermenistan diye... Benim bulunduğum bir toplantıda bana karşı ifade edildiği zaman, benim topraklarıma “Batı Ermenistan” dediği için, yaşıma rağmen –geçen sene oluyor- adamın üstüne yürüdüm, güç ayırdılar; yani, başka bir deyimle, biz topu alıp birazcık daha fazla oynamamız lazım. Bir Lahey Adalet Divanı, iki Birleşmiş Milletler Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı, Avrupa Konseyi. Adam, Azerbaycan topraklarının da bir bölümünü işgal altında tutuyor; yani, işgalci bir devlettir. Buna mukabil, Ermenistan Cumhuriyeti vatandaşlarıyla Ermenistan Cumhuriyeti Hükümeti arasında bir fark gözetilmesini istiyorum. Onlara da daha kavrayıcı ve bizimle ilişkilerinde daha büyük yararlar olduğunu anlayacakları bir yaklaşım içinde bulunmamızda yarar vardır diye düşünüyorum.

Fransa ve başka ülkelere gelince... Bu konuda soru gelirse cevaplarım.

Sayın Başkan, 15 dakikam doldu; bizim dışişlerinde 15 dakika denildiği zaman 15 dakikadır; onun için, sözlerimi kesiyorum.

Benim bir bildirim var. Şayet bana elektronik posta numaranızı verirseniz oraya gönderebilirim yahut da istiyorsanız, Parlamenterler Birliğinde de vardır bu bildirim; oradan bunu alabilirsiniz; daha geniş bir bildiridir, orada daha ayrıntılar vardır. Elektronik maille de bana sual soracak olursanız, onları da yanıtlamaya çalışırım.

Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim.
Saygılarımla.

KAYNAK
Türk Parlamenterler Birliği'nce 13-14 Nisan 2001 Tarihlerinde TBMM'de Düzenlenen "Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri'' Sempozyumu