Anasayfa / Kitap & Edebiyat / PROF.DR. Tamer Timur'un Konuşma Metni

PROF.DR. Tamer Timur'un Konuşma Metni

PROF. DR. TAMER TİMUR'UN ''TARİH BOYUNCA TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ'' SEMPOZYUMUNUN BİRİNCİ OTURUMUNDA YAPTIĞI KONUŞMASI

Değerli milletvekilleri, ve sayın dinleyiciler; şimdi, konumuz, tarih boyunca Türk ve Ermeni ilişkileri. Fakat, hepimizin dikkatini çekmiştir, bu konu açılınca, biz tarihî bir tarafa bırakıyoruz, âdeta bir noktada durduruyoruz. O nokta da bildiğiniz gibi 1915 Ermeni sorunu ve bunun tehcir mi, kıyım mı, soykırım mı olduğunu tartışıyoruz ve elbette, kendi açımızdan bir taraf olarak kendimizi görüyoruz ve bence, pek de hak etmediğimiz bir şekilde kendimizi sanık sandalyesine oturtuyoruz. Neden? Çünkü, meseleyi böyle koyarsak, jenosit oldu mu, olmadı mı diye koyarsak, bu, bir kere tartışma her iki taraf için de delile yol açabilecek bir zemine oturur hem de yanlış olur. Çünkü, her şeye rağmen, tarihî öncülerini, tarihî tabanını boyutlarını anlamadan, yani, bu kollokyuma yazıldığı gibi tarih içindeki ilişkileri incelemeden mesele zaten anlaşılamaz.


Tarih içinde deyince, tabiî, mesele, bu sefer çok dallanıp, budaklanma tehlikesine maruz kalabilir. Orada, zannediyorum, asıl üzerinde durulacak tarihî dönem 19 uncu Yüzyıl, hatta 19 uncu Yüzyılın ortalarından itibaren olan gelişmedir. Daha önce de, Ermenilerin tarihimizde çok önemli bir yeri vardı; fakat, 19 uncu Yüzyıldan itibaren özellikle Yunan ihtilalinden sonra bir ulusal uyanış, ulusal hareketlenme başladıktan sonra ve bu giderek kendine özgü bir şekilde Osmanlıları da etkiledikten sonra, Ermeni hareketinin, Ermeni sorununun tarihimizde farklı bir yer aldığını görüyoruz.

Ermenilerin bir millet olduğu, millet olarak dinî inançlarına saygı gösterilerek yüzyıllar boyu bizde yaşadığını herkes biliyor, hepimiz biliyoruz; buna zaten kimsenin itirazı da yok. Fakat, 19 uncu Yüzyılın ortalarından itibaren yeni bir durum ortaya çıkıyor. Özellikle Yunanlılarla ilişkilerimizin bozulması, Yunanlılara karşı bir itimatsızlığın Osmanlı Devletine hâkim olmaya başlaması, 19 uncu Yüzyıldan itibaren Ermenilerin çok da lehine bir konum yaratıyor ve Ermeniler ekonomide özellikle sarraflık ve mültezimlik mekanizmalarıyla elde ettikleri yerle Osmanlı Devletinde iktisadî ve çok önemli bir güç haline geliyorlar ve o zaman, görüyoruz ki, sosyolojik olarak Osmanlı Devletinde bir değil, iki tane Ermeni topluluğu ortaya çıkıyor. Bunlardan birincisi Van merkezli olmak üzere Doğu Anadolu’da ve Orta Anadolu’ya doğru uzanan bir Ermeni topluluğu. İkincisi de, İstanbul merkezli Ege, Marmara ve Batı Anadolu’da bir Ermeni topluluğu.

Bu ayırımı yapmadan ne Osmanlı toplumunu doğru dürüst anlamak ne de daha sonraki gelişmeleri anlamak bence mümkün olmaz. Çünkü, bu söylediğim ulusallaşma hareketleri içerisinde, Osmanlılarda da bir ulusallaşma hareketi başlamıştı. Fakat, Osmanlı Devleti çokuluslu bir devlet olduğu için, Osmanlı ulusallaşması bir Türkçülük şeklinde ortaya çıkamazdı. O zaman nasıl ortaya çıkmıştır; Osmanlıcılık adı altında. Bu Yeni Osmanlıların, Namık Kemal’in, Ziya Paşaların ve saire bir ara ciddî olarak düşündükleri, benimsedikleri, yaymaya çalıştıkları bir düşüncedir Yeni Osmanlılık. Bunu görüyoruz ki, biraz önce söylediğim batılı ve İstanbul merkezli Ermeniler de büyük ölçüde katılmışlardır, canı gönülden bunu desteklemişlerdir ve bu arada kültürel alanda da bunlar devlet adamı olamadıkları için hukukî statüleri itibariyle, bunlar kültürel planda da, iktisadî planda olduğu gibi çok önemli bir yer, hatta sayılarının üzerinde bir yer işgal etmişlerdir. Bizde ilk Osmanlı romanını yazan bir Ermeni’dir. Vartan Paşanın akabi hikayesidir ve bu daha yeni yakınlarda bulunmuştur ve bu bir Türk romanıdır, çünkü, Türkçe yazılmıştır. İkincisi, ilk Osmanlı tiyatrosunu bir Ermeni kurmuştur, Güllü Agop kurmuştur ve Namık Kemal ile çevresi onun çevresinde gelişmiş ve bir kültürel akım haline dönüşmüştür.

Bugün, İstanbul’da, başta Dolmabahçe olmak üzere ve diğer bütün köşklerle birlikte bir mimarî olarak gururumuzu teşkil eden bütün saray ve köşkler çok büyük bir çoğunluğuyla Balyan ailesinin eseridir ve bunlar bir Osmanlı bir çeşit milliyetçiliğinin ürünü olarak bir arada uzun süre yaşamışlardır. Fakat, bu arada, kapitalist, küreselleştirici, fakat, aynı zamanda bölücü bir sistemdir. Kapitalizm, Osmanlı Devletindeki ulusal hareketi de bölme istidadını kendi çıkarlarına göre bölme istidadını bünyesinde taşımaktadır. Bu, nasıl olmuştur; dikkat ederseniz bu bizde şeye bağlanır, Berlin Konferansına. İşte, bir Ermeni heyeti gitmiş, Nerdsdes, Barabedyan, sonra Berlin Konferansından itibaren, oradaki taleplere de girerek, Berlin Konferansında dikkate alınarak bir Ermeni sorunu çıkmıştır. Aslında bu değil. Çünkü, bu Nerdsdes’i ne Bismark kabul etmiştir ne Disraeli kabul etmiştir, küçümsenmiştir. Hatta, 1885’te bir Ermeni Katolikosu seçilirken, bütün Ermeni halkı Rus adayına değil de, Osmanlı adayına sahip çıkmışlardır. Çünkü, o sırada 3. Aleksandr vardır Rusya’da ve asimilatör, ona da çok müsait Ortodoks oldukları için, bir politika izlemektedir.

Fakat, aynı zamanda iki şey daha olmuştur; Hınçak ve Taşnak Dernekleri kurulmuştur; 1887 ve 1890’da. Nerede; biri Cenevre’de, biri Tiflis’te; Osmanlı Devletinde değil. Fakat, daha sonra, Osmanlı Devletinde de bilinen bazı terör hareketlerini yapmışlardır. Sason’da ayaklanmalar, İstanbul’da Kumkapı olayı, Osmanlı Bankasının işgali; sonra hamidiye alaylarının kuruluşu, o zaman yine Batı kamuoyunun dalgalanışı, 200 000 Ermeni öldürüldü, 300 000 Ermeni öldürüldü diye hamidiye alaylarının represyonuyla ilgili ve muhtemelen çok abartılı rakamlar, bir kamuoyu dalgalanması.

Sonra ne olmuştur; sonra, bu hareket, Osmanlı Devletinin çok farklı sebeplerle ve bu entegrasyon politikasını da yapamadığı için, beceremediği için, aydınlanma geleneğinde bir bütünleşme sağlayamadığı için, laikliğe çok daha erken gidemediği için bu tip etkilere son derece açık ve sonuna kadar bölünmeye müsait bir zemin haline gelmiştir.

1908 ayrı ve tarihimizde iftihar edeceğimiz bir dönüm noktasıdır. 1908’de halklar sokağa dökülmüş, hürriyetin ilanı olarak Abdülhamit’in düşüşü kutlanmış veya anayasayı yeniden yürürlüğe koyması kutlanmış, büyük bir coşku yaratmış, herkes sokaklarda sarılmış, öpüşmüş; fakat, bu, maalesef, çok uzun sürmemiş. Çünkü, bunun altyapısı yok, bunun yönetici sınıfı yok, ulusal, o anlamda da, entegratör anlamda da bir ulusal burjuvazisi yok. Çünkü, buna, bir sürü insan katılmış, biraz önce örnekler verdim. Vartan Paşa, Türkçe yazmış romanını, Güllü Agop Türkçe tiyatro kurmuş veya Balyan Efendi cami yapmış bir sürü saray veya köşkün yanında. Böyle bir entegrasyon, fakat, cılız, yok ve üstelik diğer bölünme ve bağımsızlık peşinde koşanlar da ayrı bir baskı unsuru Osmanlı Devleti üzerinde.

Sonuç ne oluyor; sonuç, daha başka bir sürü sebeple, Meşrutiyet yürümüyor. Önce, bir 31 Mart vakası, sonra, askerî idarenin giderek yoğunlaşması ve nihayet 1913’te Babıali baskını, halkın iradesine rağmen, iradesine karşı ve bütün muhalefeti yok eden bir otoriter rejim. İşte, bütün mesele budur. Bugün yargılanan şey ve bizim de yargılamamız gereken şey, eğer tarihimizi homojen bir blok, Türk tarihinde her şey pembedir, her şey mükemmeldir diye kimsenin benimsemeyeceği bir görüşü bir tarafa bırakırsak, yapacağımız şey, 1913 ile 1918 arasındaki dönemi yeniden değerlendirmek ve bunu asıl sanık sandalyesine oturtmaktır; çünkü, bu rejim, zaten, Türkiye’de tehcir olayı hariç, herkes tarafından fevkalade eleştiriliyor; Kanal faciası, Kafkas faciası, Sarıkamış vesaire, biraz önce İlber de anlattı işte, savaşa giriş şeklimiz... Bunlar, elbette ki, yurtseverdi, bir tek yurtseverlikle ölçülmez tarihî sorumluluk ve tarihî durum, konum; Hitler de yurtseverdi, ona da hiç kimse itiraz edemez; ama, Almanya’yı sonunda ne hale soktu, herkes biliyor. Demek ki, mesele burada. Mesele böyle olunca, bu tehcir denilen olayla nasıl karşılaşıyoruz.

Bu tehcir denilen olayla, ki, Türkiye’de genel olarak buna mukatele deniyor. Bu mukatele sözcüğüyle bunu karşılayamayız benim kanaatimce. Neden karşılayamayız; çünkü, mukatele, Doğu Anadolu’da, Van’da ayaklanma olduğu zaman olmuştur. Ermeni teröristleri Türk köylerini yaktığı zaman, Türk kolluk kuvvetleri, güvenlik kuvvetleri de, elbette, buna yanıt vermiştir, ona bir mukatele olmuştur; ama, tehcir olayı ayrı bir olaydır.

Tehcir olayı, bu işlerle hiç ilgisi olmayan, Anadolu’nun çeşitli taraflarına dağılmış getto hayatı yaşayan, işinde gücünde, bunların içinde de milliyetçiler vesaire olabilir, o ayrı; ama, fizikman bir güç olarak ülkenin güvenliğine bir tehdit teşkil etmeyen yüzbinlerce insanın yerinden alınıp sürülmesi ve birçoğunun da -burada bu rakam tartışmasının da çok uygunsuz olduğunu söylemekle yetineceğim- yüzbinlerce insanın da ölüme sürüklenmesidir. Batı’da, bugün, jenosit fikri ittifakla kabul ediliyorsa, bu, ne Morgantav’ın kitabından ne bilmem başka birinin kitabından ne de birtakım belgesel sahtekârlıklardan doğuyor. Mesele, bir tehcir olayı kırıma dönüşmüştür. Bunu Talat Paşa da kabul etmiştir. Bu tehcir için, anılarında, birtakım seciyesiz insanların elinde bir facia oldu demiştir. Günlerce uyku uyumadığını yazmıştır anılarında ve o sırada Talat Paşayı görenler de, gözlerinin kan çanağı içinde olduğunu, yüzünün simsiyah olduğunu yazmışlardır. Kaynaklar Hikmet Bayur vesaire, biri de zaten kendisi. Son derece güvenilir kaynaklar. Şimdi, böyle olunca, bu hesaplaşma, bir komplo teorisi çerçevesinde yapılamaz; fakat, komploya dönüşebilir. Eğer, bu, Türkiye’nin zayıf noktalarından biri olarak kullanılabilecekse, o, bence, bizim yakın tarihimizle ancak kısmen yaptığımız, Atatürk’ün de bizzat mahkûm ettiği ve bu İttihatçılar birkaç yıl içerisinde, tarihte yaptıkları cürümlerle -aynen tekrarlıyorum, çünkü, çok iyi biliyorum- tarihte kıskanılmayacak bir şöhrete sahiptirler demesine yol açan bir idaredir. Bu, tabiî, bu kadar basit değildir, daha çok konuşmak lazım; fakat, sadece işte kaynaklar şunlardır; bu kaynaklarda... Bunları yanlış diye söylemiyorum, yapanlara da teşekkür ediyorum, ayrı, yanlış anlaşılmasın; fakat, sadece bu değildir mesele. Mesele, günümüzde dünyanın iletişim kaynakları dolayısıyla her taraftan çok çabuk haberdar olduğu bir dünyada belli hassasiyetlerin önplana çıkmasıdır. Türkiye, bunu zamanında çok kolay halledebilirdi; fakat, maalesef, bir şansızlığı oldu. ASALA canileri Türkiye de çok zayıf bir andayken, çok hunhar cinayetler işleyerek, çok masum insanları öldürdüler. Bunun yarattığı bir duygu da vardı tabiî Türkiye’de, bu da etkili oldu; fakat, bunu bence aşmalıyız. Bu, bizim meselemizdir.

Yani, bir sanık sandalyesinde katiyen olmamamız lazım, değiliz; fakat, kendi tarihimizle, kendi meselemiz olarak bunu koymalı ve bundan gerekli dersleri çıkarmalıyız; aksi takdirde -benim görüşüm şudur- bütün parlamentolardan geçecektir bu. Biz, burada, kendi aramızda belki böyle yüz tane toplantı daha yapacağız; fakat, dünya, Türkiye ve diğer dünya olarak ikiye ayrılacak ve bunun da bir toprak talebine dönüşeceğine ben de hiç düşünmüyorum, hatta tazminata da dönüşecek bir boyutu yok; fakat, daha küçültücü bir imaj yaratılacaktır. Benim kişisel görüşlerim çok Ortodoks değil gördüğünüz gibi; fakat, kendimi de bir tarih çerçevesine herhangi bir davanın savunucusu olarak da görmüyorum. Doğru bulduğum düşünceler bunlar.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.


KAYNAK
Türk Parlamenterler Birliği'nce 13-14 Nisan 2001 Tarihlerinde TBMM'de Düzenlenen "Tarih Boyunca Türk-Ermeni İlişkileri'' Sempozyumu.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!